15 Eylül 2012 Cumartesi

Sırada bekleyenler rakibiniz değil de yoldaşınız olsa, neler değişirdi, daha doğrusu neler değişmezdi?

Sabah yedi kalkıyorum yatağımdan. Ayaktayım ama göz kapaklarım kapalı. Açmak için önce biraz suya ihtiyacım var. Musluğa yürüyorum mahmur. Zor açılıyor, biraz sert. İyi kapatırız biz muslukları, damlatmasın diye. Ama sessiz bir eve verdiği rahatsızlık gibi değildir su damlalarının verdiği bize. Bizim evimizdeki buzdolabının gürültüsü rahatlıkla kapatabilir damlayan bir musluğun sesini. Biz üç kuruş da olsa fazla gelmesin fatura diye musluklarla ilgilenenlerdeniz.
Soğuk ve hafif nem kokan bir havluyla kurulayıp yüzümü, soluğumu sokakta aldım. Bir gece önce kediler, sonra köpekler ve daha sonra da atık işçileri tarafından yağmalanarak dağıtılmış çöplerin izleri var. Gözümün önünden geçiyor birer birer gece yaşananlar. Kediler şuradaki duvardan atlayarak gelmiş,  sanırım kaldırımın dibindeki torbada işçi ailesinin bir önceki akşam aybaşını kutlamak için almış olduğu tüm bir tavuktan ne kaldıysa, onları didiklemişler. Benim gibi ellerini kullanamadıklarına göre, torbayı dişleriyle delmişler, zor olmuş olmalı. Yoksa parçalamak için sokağın ortasına kadar çeneleriyle sürüklemek zorunda kalmazlardı.

Şaşırıyorum, okula yetişmek için bu kadar hızlı yürürken, yürüdüğümden daha hızlı düşünen beynime. Takdir etmiyorum da değil. “Yok yok” diyorum, “bu kadar hızlı düşünemezdim bilmeseydim eğer, kediler nasıl yaşar, nasıl beslenirler”. Ve mutlu oluyorum sabah sabah “Kısaca Marksizm Düşünüşü”nü okuduğuma. Ustalar; ‘Usta’ “asıl ilişki, iş ilişkisidir” derken ne kadar haklıymış. Hem annem hem babam, ben daha sekiz yaşındayken akşam sekizlere kadar çalışmak zorunda kalmamış olsalar ve ben evde yalnız kalmayayım diye ve bir çocuk daha yapmaya vakitleri de, paraları da yokken ve daha sonra, çok sonraları da anlamış olsam 1985’in ağır koşullarında bir kardeş yapmanın delilik sayılacağından, bana bir kedi alıp çocukluğumu onunla geçirmemi sağlamamış olsalar nereden anlayacaktım ve hatta nasıl hissedecektim yiyecek bulmaktaki kutsallığı; kedinin yeni doğmuş yavrularını besleyebilmek için gösterdiği çabayı.
Çocukluğunu ve ergenliğe geçerken yaşanan yalnızlığını birlikte geçirmek… Daha iyi iş ilişkisi mi olur bir çocuk için. İyi anlıyorum kedilerden ve anlıyorum aynı zamanda onları anlamayanları, kuyruklarına teneke bağlayan insaflıları, insafsızların ise kesmelerini. İlgisiz hatta sevgisiz kalmışların, hem korkup kedilerden hem de onlara nefret duymalarına artık şaşmıyorum. Eskiden şaşardım, artık şaşmıyorum.
Ankara’nın meşhur soğuğu yetiyor, nefesimdeki su buharını  görünecek kadar yoğunlaştırmaya. Hızlanan adımlarım hayatımızdaki ritmi hatırlatıyor bana. Otobüs durağına giderken, daha köşeyi dönmemişken, biliyorum bir önceki haftadan ve daha öncekilerden bu saatte durakta sıra olduğunu. Biliyorum hızlı yürümekteki çabam otobüse yetişmek için değil, durağa gelecek olan belki üçüncü otobüs (o da bilmem kaç dakika sonra gelir) sırasında daha öncelikli bir yer kapmak için.
Doğru tahmin etmişim, gelen üçüncü otobüse birilerini omuzlayarak ve birileri tarafından omuzlanarak binmeyi başarıyorum. Tıklım tıkış. “O” soğukta, bu kadar bunalabilmek. İnsan tahmin edemiyor, inanamıyor da. Az önce donuyordum, oysa şimdi sıcaktan nefes alamıyorum. Parkamın fermuarını açayım, diyorum, ama elimi hareket ettirmek ne mümkün. Yaparım, ama kalabalık. Önüm arkam sobe. Çekiniyorum. Biri yanlış anlar, bir kadın bir laf söyler, ne kâbus ama.  Nefes alamamak bir yandan, biri yanlış anlayacak diye fermuarı açamamak bir yandan. Tek bir laf, bir kadından, of ki ne of, ondan sonra ayıkla pirincin taşını. Bu düşünce daha da sıkıyor canımı.
Bu da geçti ama... Kalabalık şehirde yaşayanların çok iyi bildikleri, otobüsün sıkışık trafik yüzünden sık sık duraklayıp kalkmalarını atlatabilecek bir pozisyon bulduktan sonra kendimi şanslı görmeye başladım. Daha birkaç dakika önce “üçüncü” otobüse binmeye çalışırken aklımdan, “şu otobüstekiler az daha fedakâr olsalar ne iyi olacak” ve hatta “bir iki adım daha atsalar, biraz sıkışsalar, biz de binsek, ne kadar benciller bunlar” diye geçiyordu. Daha otobüse bineli beş on dakika, bir ya da iki durak olmuştu. Ve işte ne oldu, bu sefer ben, otobüse binebilmek için kim bilir kaç dakikadır ve kaç tıka basa otobüsün soğukta geçişini izlemiş olan insanların dışarıda oluşturdukları sıraya bakarak, otobüsün kapısına en yakın olanların “bir iki adım daha atalım arkadaşlar, biraz sıkışalım” feryatlarına istemsiz ama refleksif bir tepki duyarak bakıyordum. Neyse ki, otobüste benden daha hızlı davranıp “nereye sıkışacağız, yer mi var, hayvan mıyız biz” gibi feryatlarda bulunanlar oldu da içime su serpildi. Ama durun sevinmeyin, bu serinlik çok uzun sürmedi. Çünkü aynı feryatları, otobüse binmeye çalışırken ve birkaç dakika ve birkaç durak önce de duymuştum ama bu sefer biz yakarıyorduk: “Ne olur bir iki adım daha atın” diye otobüsteki sıkışık kalabalığa da, karşılığında aynı sesler yükseliyordu. O zaman utandım işte.
Basit bir otobüs sırası, eninde sonunda ulaşım meselesi işte, ne çabuk değişmişti konumlanışım: “otobüse binmeye çalışan üşümüş ‘ben’ ve benden önce de sıkışık olan otobüsteki ‘ben’. İşte o zaman andım Ustaları, kedilerden sonra yine, ne demişlerdi: “Son tahlilde ayrışmalar (saflaşma) sınıflara göre olur”. “E doğru” dedim. Benim bile düşüncelerimi değiştirebiliyorsa sıkışık bir otobüse binmiş olmakla mükâfatlandırılmak, sınıfsal ayrışmaları oluşturacak kadar zıt ekonomik ve toplumsal konumlanışlarda bulunmak, nasıl olurdu da değiştirmezdi insanın düşüncelerini? Ustalar haklıydı, “insan, nasıl yaşarsa öyle düşünür”.
Tamam, o zaman ‘ben’ ve benden önce otobüse binmiş olanlar ve ‘ben’den sonrakiler aynı taraftaydık. Buradaki konumlanış yani “otobüs içindekiler ve dışındakiler” olmak üzere görünen konumlanış, şaşırtıcı derecede basit olmasına karşın ilk bakışta karşı karşıya kalmamızı sağlayan yüzeysel bir görünüm veriyordu. Oysa “olanı olduğu gibi görmek, ilk bakışta görüneni görmek” değildir, mesela daha fazla insan binebilsin, otobüs daha çabuk kalkabilsin diye insanları sağlı sollu ilerlemeye ve daha fazla sıkışmaya teşvik eden otobüs şoförü, ne beklemelerden, ne de sıkışıklıktan asıl olarak sorumlu olan kişi değildir. Ama kuşkusuz ki, ilk bakışta sorumlu oymuş gibi görünecektir. Nereden mi biliyorum? Çünkü ben sizlere, sabah ve akşam yolculukları da dâhil olmak üzere, şoförler ve yolcular arasında geçmiş yüzlerce polemikten örnek verebilecek malzeme zenginliğine sahibim. Üstelik bunların en renklilerinden olduğunu düşündüğüm birkaçı da kendime ait. Belki de siz bu konuda daha fazla zenginliğe sahipsiniz.
Çok uzatmayayım, biliyorum ki zaman oldukça değerli. Demek istediğim şudur ki: Yüksek teori kesmeden önce, hayatın en basit olaylarına devrimci bakmak gerekiyor. Otobüse binmeden önceki ‘ben’ ve bindikten sonraki ‘ben’ olmaktan kurtulup gerçek kurtuluş yolları bulabilmek için, eş-dost yardımıyla, ‘memleketlim’ muhabbetiyle üç kuruşluk muavinlik-şoförlük gibi insanı ruhen ve bedenen tüketen işlere tamah eden insanlarla sinir bozucu tartışmalar yaşamamak için, dışarıda yağmur altında sıkış tepiş otobüse binmek için çabalayan insanlarımızı düşman bellememek için; yeniden ‘ben’ değil, ‘biz’ demeyi öğrenmek gerekiyor.
İnsanı insan yapan toplumun çıkarlarını reddederek; ‘biz’ den önce ‘ben’ demeye başlamak, çalışan yığınlarımız için “iplerini” kendilerinin çekmesinden başka anlam ifade etmiyor. Ankara’da asgari ücret alan bir işçi yani ayda 25 gün çalışan bir işçi, sırf işe gidebilmek için gerekli yol parasını çıkarabilmek uğruna bir buçuk gün çalışıyor demek. Bu da başka hiçbir yere gitmezse harcayacağı paraya denk geliyor. Saati iki liraya okul bursu için çalışan bir üniversite öğrencisi için durumun daha da vahim olduğu ortaya çıkacaktır. ‘Ben’, o kalabalıkta-sıkışıklıkta bunları düşününce işte o zaman ‘ben’ olmaktan kurtuluyorum, ‘biz’in bir parçası oluyorum. ‘Biz’ demek örgüt demek diyorum, ‘örgüt’ demek parti demek diyorum. Ve bugün parti demek biliyorum ki  “Kurtuluş Partisi” demek. “Tamam” diyorum doğru yerdeyim, mücadeleye daha fazla asılmalıyım. Yaşamalıyım “bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine.” Yaşayabilmek için bir orman gibi kardeşçe ve olabilmek için hür, yeni ağaçlar katmalıyım ormana. “Bu da ne demek?” diyebilirsiniz, ne mi demek “örgütlenmek” demek. Düşünsenize sırada bekleyenler rakibiniz değil de yoldaşınız olsa, neler değişirdi, daha doğrusu neler değişmezdi?..

Ankara’dan

Kurtuluş Partili Bir Genç

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öneri/eleştiri ilet.